27 Mayıs 2012

Sam!


Canımdan öte demişsin, benden bi parça sanki demişsin,
Onlar gideli uzun zaman olmuş ama sen tastamam ve ayakta duruyorsun işte, ne oldu, yanılmış mısın?
O/Onlar olmadan asla olmaz dediğin için?

Sen, herkessiz sen olursun da, bi tek sensiz sen olamazsın. O yüzden kendini kaybetme. Ayakta dur!

*

25 Mayıs 2012

Şüphesiz ki kredi kartları internette o site senin bu site benim dolaşıp arsız arsız bir sürü kitap siparişi vermek için yaratılmıştır.

Kişisel not: Selin sağ olsun çok önceden okunacaklar listesine alıp son zamanlarda zibilyon tane kitapçıda bulamadığım Kitap Hırsızı'nı Mephisto bir günde bana ulaştırdı. Önlerinde saygıyla eğiliyorum. 

Çok kişisel not: WIZARD'S FIRST RULE OLM!!! LEGEND OF THE SEEKER!

24 Mayıs 2012

Mavi Sanat'ın peşimi bırakmaması muhteşem ötesi.
Hiç hayal edebilir miydim kitabımı eş zamanlı olarak yazdığım birinin, artık "yoldaş"ım olmuş birinin, yağmurlu bi günde arayıp beni arada bir kaybettiğim heyecanla, şevkle, hırsla dolduracağını?

Bana sıradan geliyordu başta ama yok, bizim yaptığımız normal bi şey değil. Ve sonuçları da normalden çok öte olacak.

22 Mayıs 2012

Merdivenlere oturup burayı izleyerek düşünüyorum, sonra yukarı çıkıp yazıyorum. Sokak lambaları hep arkadaşım böyle.

19 Mayıs 2012

Sıradaki?


18 Mayıs 2012

Blog Star

dayatmalarda kayboluş..: Blog Star/ Sizlerin Önerdiği Adayların Listesi

17 Mayıs 2012

O eşsiz anılar bir tek benimle konuşurmuş meğer. Remembering is the worst curse.

Ama böyle gideceğine de inanmıyorum. I do not believe this darkness will endure.

Bir kez daha neyse!

15 Mayıs 2012

Bazen doğru kelimeleri bulamıyorum. Yazdığımın mükemmel olmasını istediğimden hep.
Bugünkü yağmurun sorumlusu bendim. Her mevsimde yağmuru severim ama mayıs ve ekimde yağan yağmurlar hep başka. En sevdiğim aylar çünkü onlar, hayatımın en mutlu dönemlerini yaşadığım aylar. 
Ve bu sefer yağmurum huzurdan değil hüzündendi. Gerçi bunu zaten herkes biliyor.
Bir de şöyle bir söz vardı, bir süre sonra başka bir yerde daha göreceğiniz: "Gökyüzünden birkaç yağmur damlası düştüğünde hemen şemsiyelerine sarılan insanlardan nefret ediyorum, hayata da şemsiye mi açıyorsunuz siz?"
Her neyse, yarın hava yine açar.

11 Mayıs 2012

Sanırım gerçek hayattan artık koptum. Hiçbir şey görmüyorum.

10 Mayıs 2012

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: "Tadı güzel mi dostum?"
"Acı, acı," diye karşılık verdi;
"Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim."

H. Crane

(Kaynak: Nilgün Marmara - Sylvia Plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi)

9 Mayıs 2012

DAĞILIN.


8 Mayıs 2012

Kırmızı kurdeleyle bağlanmış rulo şeklinde bir kağıt parçası içindi hayatımdan çalınan 6 sene, şimdi bu pişmanlık dolu kısa diyalog bile hiçbir şeyi geri getirmeyeceği gibi bana da hiçbir şey hissettirmiyor.

-Var mı bi ihtiyaç? Para vesaire?
+Yok, her şey var.
-Her şey var ama huzur yok dimi?
+Yok.

Bir tane çocuğun olup onun da sonunda huzurdan yoksun biri olup çıktığını bilmek zor olmalı.
Ama benimki daha zor, ben 15 yaşındayken babama karşı gelip hayallerimin peşinden koşmadığım için kendimi sonsuza dek affetmeyeceğim.

Sizi yeğenimle tanıştırayım.

Tipe bak manyak dartmedır olmuş!


6 Mayıs 2012

Şimdi size biraz Roman Atölyesi'nden bahsedeceğim.

Geçen yaz Çankaya taraflarında yürürken görmüştüm Mavi Sanat'ın afişini, ilk önce AKM'deki workshoplarına katılmış, sonra yaz boyunca dramatik yazarlık kursuna devam etmiştim. 11 yaşından beri yazıyor olmama rağmen hayatımda ilk kez bu konuda bir eğitim alıyordum. En büyük sorunum "bende bir şeyler olup olmadığını" bilmememdi. Yazmayı çok seviyorum, yazar olmak benim çocukluk hayalim, başıma kötü ne geldiyse hep bu hayal sayesinde ayakta kalabildim, bir şeyler umut edebildim. Hiçbir zaman kendimi başka bir şekilde göremedim. Hiçbir zaman bir doktor, bir mühendis, bir avukat, bir mimar değildim, olamazdım. Hep, bir kitabevinin tam ortasına konulmuş bir masanın arkasında oturup kitaplarını imzalayan, hiç tanımadığı insanların hayatlarında küçük de olsa bir değişikliğin olmasını sağlamış bir yazardım ben.

Buna rağmen yazdıklarımı dergi ya da gazetelere gönderdiğimi, yarışmalar kazandığımı hatırlamıyorum. Benim tek istediğim bir roman yazmaktı. Hatta yazdığımı bilen insanlar bana "neden yazdıklarını edebiyat dergilerine göndermiyorsun?" diye sorduklarında önce soruyu kendi kendime cevaplardım, "ben ortaya o şekilde değil, bir roman yazarak çıkmak istiyorum". Çünkü dergilerde hikayelerini görmek, ödüllü birkaç yarışma kazanmak; bunlar güzel ve gurur verici şeyler ama bana yeterli gelmiyor, tamamlanmış işlermiş gibi gelmiyor. 22 yaşında olabilirim ama hiç de öyle hissetmiyorum; artık hayalini kurduğum bir şeyleri bitirmeliyim ve tek amacım da bu olmalı.

Geçen yaz dramatik yazarlık kursunda bir sürü farklı türde hikaye yazdım. Aralarından gerçekten beğendiğim birkaç tane ancak çıkar ama her biri değişik bir fikirdi. Yazma tekniklerinden hiçbir şekilde haberim yoktu, o anlamda birçok şey öğrendim. Ama en önemlisi yetenekli olduğumu öğrenmem; daha doğrusu onaylanmamdı. Hep bir şüphem vardı, çünkü yazmayı çok sevip yazamayan bir insan da olabilirdim, olur, var öyleleri. Bu işin içinden birilerinin bana iyi olduğumu, yazabildiğimi, yetenekli olduğumu söylemesi lazımdı. İşte o olduktan sonra ben bir daha hiç acaba demedim. Sen yazar olacaksın kızım dedim; hayatının geri kalan kısmında ne yaşarsan yaşa, ne kadar ertelenirse ertelensin, o gün gelecek.

Derken sonbahar gelince, benim asıl katılmak istediğim sınıf olan Roman Atölyesi sınıfı da 6 Ekim'de çalışmaya başladı. Sınıf yaklaşık 10 kişiydi, hemen hemen herkes 30 yaşın üstündeydi, herkes iş güç sahibi ya da okullarından mezun olmuş, bir sürü şeyi atlatmış insanlardı. Ben sırıtıyordum, daha üniversite öğrencisiydim, 22 yaşındaydım, çok çekindim ilk başlarda. Diğerlerinin yaşadıklarına, atlattıklarına, o sınıfa gelebilmelerine olan saygımdandı belki de. İlk başta her hafta bir saatimiz iki hocamızın bize kitap yazmakla ilgili püf noktalardan bahsetmesiyle geçiyordu, sonraki kısımda da bir konu veriliyordu ve orada, anında kısa bir hikaye yazıyorduk. Arkasından herkes sırayla yazdığını okuyor, hep beraber yazılanlarla ilgili konuşuyorduk. Bunların hepsinden çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Sadece kendi yazdıklarımla ilgili değil, eğer orada 10 kişiysek 10 farklı bakış açısı, 10 farklı hayat, 10 farklı üslup vardı ve onların tamamını dinleyebilmek çok büyük fırsattı. Bence bir yazarın ihtiyacı olan en önemli şeylerden biri tanıyabildiği kadar çok insan tanımak, toplayabildiği kadar hikaye ve karakter toplamak, iyi ya da kötü. O sınıfta aylarca işte bunlar oldu. Oturup eski sevgililerimizi bile çekiştirdik. Aramızda Roman Atölyesi'nde ikinci senelerini geçirenler vardı, onlardan hiç olmazsa birinin kitabının çıkış aşamalarını hep beraber yaşadık. Kitabın bitmiş halini gördüğümde "acaba benimki nasıl olacak" diye düşünmediğim zaman olmadı hiç.

Aslında Haziran 2009'dan beri aklımda şekillenen bir roman vardı ama bir türlü yazıya dökemiyordum, belki elli kere başlamış ama devam edememiştim, her şey kafamda çok dağınıktı ve toparlayamıyordum. Her hafta kısa hikayeler yazarken, Aralık ayının bir günü, bir ödev verildi; yazmayı düşündüğünüz romanı anlatan tek bir cümle yazıp gelin. Çünkü söyleyeceğiniz tek bir cümle varsa, o bir romandır; derdi hocalarımızın biri. Benim için kolaydı, aklımda 3 senedir dönüp duran bir roman vardı zaten, o tek cümleyi yazıp gittim ertesi hafta derse. Çok beğenildi. Arkasından bir sayfalık bir synopsis yazmamız istendi. İşte o noktada bütün bunların benim için ne ifade ettiğini tam olarak anlayabildim. Bilgisayar başına o synopsis'i yazmak için oturduğumda, hayalimdeki romanın hiç olmazsa küçük bir kısmını kelimelere döktüğümde öyle heyecanlandım ki, kitabı tamamlanmış ve yayımlanmış bir halde gördüğümde neler hissedeceğimle ilgili hiçbir fikrim yok. Hayatımın olayı. Şu an yaşıyor olmamın sebebi o kitap. Belki bundan sonra daha çok kitaplar yazmak için vaktim olacak ama bu, ilki çok önemli benim için. O benim hayatımı kurtardı.

Benim yazdığım synopsis'te her şey apaçık belliydi, nasıl başlayacağı, ne zaman ne olacağı, nasıl gelişeceği, ve kısmen de olsa, sonu. Koskoca kurguyu zip'leyip synopsis'e dönüştürmüştüm. Sonra onu açmak hiç zor olmadı. Hatta zorluktan kolaylıktan öte, o kadar heyecanlı, o kadar eğlenceli oldu ki. Kendime hemen bir defter aldım, daha doğrusu pek sevgili oda arkadaşım aldı. Artık kitapla ilgili notlarımı ona alacaktım. Baş karakterimle başladım, derken ortaya yan karakterler ben bilmeden çıkıverdi, kendi kendilerine şekillendiler, aslında onlar bana kendilerini yazdırdı. Kitabı yazmaya başladıktan sonra her hafta derse gittiğimizde yazdığımız kadarını okuyorduk ve hocalarımızdan tavsiyeler alıyorduk; tıkandığım yerlerde yeni fikirlerle kolayca devam edebilmemin tek sebebi onların varlığı. Bu sırada, tabii ki ilgilendiğim tek şey kendi kitabım değildi, yeşil gözlü çok güzel bir hatun var mesela bizim sınıfta, fantastik süper bir kitap yazıyor. Kıvırcık saçlı bir doktorumuz var, onun yazdığı kitap çıktığında çok eminim ki yer yerinden oynayacak, öyle orijinal, öyle şaşırtıcı. Sadece kendim için değil, onlar için de heyecanlanıyorum; mesela öyle çok isterim ki aynı zamanlarda çıksın kitaplarımız, ortak imza günlerimiz olsun, imzalarımızı yan yana verelim. Hayatta en çok özendiğim şeylerden biri bir müzik grubunda davulcu olarak çalmaktır, ben bir grupla, insanlarla yapılan, başarılan sanatsal aktivitelere bayılırım ve yazmak böyle bir şey değil ya hani, o anlamda bir eksiklik yaşayabileceğimi düşünmüşümdür her zaman. Ama hiç de öyle olmayacak çünkü biz Mavi Sanat'ta aile gibi olduk. Ben ilk başlarda herkesten çekinirken, şimdi onlarla sohbet etmeyi çok seviyorum, onların yazdıklarını okumayı çok seviyorum, hayatlarında neler olduğunu öğrenmeyi, esprilerine gülmeyi, son zamanlarda sınıfa her gittiğimde "ben bu hafta bilmem kaç sayfa yazdım, seninki ne kadar oldu?" demeyi seviyorum. Birkaç haftadır saçma zamanlar geçirdiğim için doğru dürüst ilerleme kaydedemediğim kitabı hocalarımın yarım saatlik cesaretlendirici konuşmasıyla toparlayıp adam edebilmeyi seviyorum. Geçen haftaki derse beş dakika kadar erken gitmiştim, Gündüz hoca beni görünce "aaa melda'mız gelmiş" deyip yanıma geldi ve sarıldı, bazen gerçekten bu yaşta ciddi derecede önemli bir şeyler yapabileceğime çok inandıklarını düşünüyorum, belki benim inandığımdan daha fazla. Ki muhtemelen öyledir, çünkü benim düşüncem şu; dizüstü edebiyatın, puccanın, falanın filanın tutulduğu ülkede roman gibi roman yazıp yeri nasıl yerinden oynatacaksın ki.

Bu hafta toplu olarak yaptığımız son ders olacak. Şu an altı kişiyiz, iki hocamız var, bizi üçer kişilik iki gruba ayırmışlar. Fantastik yazanlar bi yana, diğerleri bi yana olarak :) Bundan sonra her hafta hocamızla görüşmelerimiz olacak yine, kendi romanımla ilgili tahminim, bu yaz bitiririm, yayınevine verilir. Sonrasında olacaklarla ilgili hiçbir fikrim yok, ama çıkacağı günü beklemek bile o kadar muhteşem olacak ki. Bitirilmiş bir işin verdiği huzur, memnuniyet duygusu, ve sonra gurur. Hani bir de başarılı olsa, adı duyulsa, iyi yerlerden güzel yorumlar alsa, (biraz saçmalayıp "işte ne bileyim çok satanlar listesine girip filmini çekmeye karar verseler..." falan demeyeceğim arkadaşlar evet) sürekli imza günleri, etkinlikler falan olsa. Güzel olmaz mı, olur.

Sonra ailenin isteği üzerine nefret ettiğim halde okuduğum aptal bölüm beni okusun.

2 Mayıs 2012

Dünyada en çok sevdiğim iki varlık;


Sokak lambaları ve kuzgunlar.

29 Nisan 2012

20 Mayıs 2010 Hadisesi.

Benim 15 yaşından beri hayalini kurduğum biri vardı. Arada bir rüyalarıma girerdi, bilirsiniz ben rüyalara çok fazla anlam yüklerim. O zamanlar da yüklüyordum. Ama aslında belirli bi insan değil o, sadece bi his. Her öyle rüya gördüğümde sabahım, günüm, her şey güzel giderdi. O günler çok gerilerde kaldı şimdi, her şey değişti, değişti, değişti, derken bu sabah muhteşem bi rüya gördüm. Anlatmayacağım rüyayı ama, çok uzun zamandan, hatta senelerden sonra ilk kez öyle hissettiğim bi rüyaydı, sadece rüyadaki başrol yanlıştı, çok yanlış hem de. Rüya saçmalamaya başladığı sırada uyandım ve öyle okkalı küfürler ettim ki içten içe, çünkü çok gerçekçiydi ve inanmak olağanüstü olurdu. Rüya olduğunu anlar anlamaz o kadar çok istedim ki devamını görmek, hani bazılarınız var ya rüyalarına kaldıkları yerden devam edebiliyorlar. İşte size sinir oluyorum çünkü ben o olayı asla beceremiyorum. Bugün de beceremedim. Uyandım, rüyayı, nasıl iyi hissettiğimi ama yanlış kişi olduğunu hatırlayınca oturdum ağladım, sinirlerim bozuldu. Tam muhteşem bi rüya görüyorsun, bütün gün iyi hissedeceksin ama o da ne, yanlış adam. Rüya tanrısına çok kızgınım. Bana küfretmenin başka yollarını bulabilirdi.

Sonra, "aaa bu his ne güzelmiş meğer, gideyim de bilgisayarımın derinliklerinde sakladığım eski yazılarımı kurcalayayım, güzel şeyler bulurum belki" dedim, 2008 yılından itibaren yazılmış birkaç yazı buldum, hepsini açtım okudum. Çoğu salakça geldi, ama bir yazı bana öyle çok şey hatırlattı, hem öyle çok sevindirdi hem de öyle çok üzdü ki. Hayatınızın en güzel günlerini sıralasanız neler yazarsınız bilemiyorum ama benim yazacaklarımın en başında, muhtemelen 20 Mayıs 2010 gelir. Zaten 2010 senesi benim için baştan sona efsanedir, yani ciddi olarak en başından en sonuna kadar muhteşem bir seneydi. İşte bulduğum yazılardan birisi, "20 Mayıs 2010 hadisesi" başlığıyla kaydettiğim bir yazıydı. "Asla unutamayayım diye" tüm ayrıntılarıyla yazdığım. Elbette o günden sonra da çok güzel günlerim oldu, çok eğlendim, çok güldüm, çok sevdim vesaire ama 20 Mayıs 2010'un yeri çok başka. Belki benim tabularımı yıkmaya ilk başladığım gündü o gün, ondan o kadar sevmiştim, bilmiyorum. Ama sabah kalktığınızda bir önceki gün sadece içinizden gelenleri yaptığınız ve bunlar "yanlış" olarak değerlendirildiği için bütün dünya size karşı olur ya, ama sizin umurunuzda bile olmaz çünkü pişman değilsinizdir, hissettiklerinizi kimse anlamayacaktır, aynen öyle işte. Bunu yaşayabildiğim için, bir tek, yalnızlığını kalabalıklaştırabilen bir insan olan kendime borçluyum. Belki o gün etrafımdaki herkes yalnızdı ama beraber yalnızdık, hem de balkona çıkıp turuncu sokak lambasının ışığı altında dans eden yağmur damlalarını huzur verici bulan tek insan olmadığımı bile öğrenmiştim ben, başka ne isteyebilirdim ki?

Velhasıl kelam şimdi bir zaman makinesi olsa ben 20 mayıs 2010'a gitmek isterim. Daha da dönmem buraya, burası çok sıkıcılaşmış, nerde ekşın nerde aksiyon. Nerde?

24 Nisan 2012

Birkaç esinti


Hava durumu spikeri sanki bunlar da.

Beklemenin de hayırlısı olmalı işte


Allah'a atar yapıyor sanki geri zekalı.


21 Nisan 2012

Bana sonbaharı getirin.

Çok uzun zamandır eski ve beklettiğim ya da (çok özür diliyorum) unuttuğum arkadaşlarımı topluyorum. Her yerden. Hepsi de hazırmış yanımda olmaya, benimle vakit geçirmeye, benimle konuşmaya, beni sevmeye. Aslında hazırda öyle çok sevgi varmış ki, yıllardır gözümün önünde olup dünyasına girmediğim o kadar çok insan varmış ki. Belki üşengeçliğimden, belki çekingenliğimden, bilmiyorum; o her ne idiyse uçtu gitti ve şu an "acaba bu cuma/cumartesi şunu mu yapsam, birini mi çağırsam, ama o oraya gelmez ki, oraya gitsem çok mu uzak olur, amaan gitmeyeyim oturayım evde" dediğim ne kadar aptal gün varsa onların acısını çıkarırcasına yaşıyorum. Aslında bu aralar, hep istediğim bi hayatı yaşıyorum, eksik olsa bile kabullenebildiğim bir eksiklik bu - herkes her zaman tam olamıyor, hele de benim gibiler. Ya da senin gibiler, okuyan her kimse. Bu dünyayla ya da kendinle bi sorunun olmasa bilgisayar başında oturup beni okumazdın çünkü biliyorum, sen de farklısın. Sen de hayatınla ne yapacağını bildiğin için böylesin, benim gibisin.

Bugün vizelerden ötürü ertelediğim kitap fuarına gittim, o yayın evine gittim şu kitabı aldım gibi şeyler söylemeyeceğim, sadece şu var: Belki beş kez dolaştım o salonu, geçtiğim yerlerden tekrar geçip durdum, o yayınevinden bu yayınevine, dolaştım durdum. İmza günü olan yazarlar, stantlarda duran görevliler, kitapları inceleyen bütün o insanlar. Hepsini inceledim. "Ben neden burdayım? O yazarların yerinde mi olmak isterdim? O görevlilerden biri mi? Yoksa şimdi olduğum gibi, kitapları inceleyen insanlardan olmaya devam etmek mi isterdim?" gibi bir sürü soru sordum kendime. Hiçbir şey satın almadan orda dolaşmak bile iyi hissettirdi bana. Bir sürü kitap, bir sürü insan işte. Belki istediğim şey sadece bu.

Sonra Domingo'dan iki kitap aldım, üçüncü bir kitap daha alırsam hepsi 30 TL'ye denk gelecekti, bir kitap daha seçmem gerekiyordu. Stanttaki görevli bana yardımcı oldu; "Bu kitabı tavsiye ederim. Yazarın adını çok duyacaksınız, çok başarılı bir yazar, adından çok söz ettirecek yakın zamanda" diyerek yağladı durdu yazarı. Bahsettiği kitabın arka kapağında yazanları okuyup kandım ben de, kitabı aldım hemen. Sonra yanımdaki arkadaşıma dönüp "Bi gün hiç tanımadığım birileri benim için de böyle şeyler söyleyecek mi?" dedim, soru falan değildi bu, basbayağı Evren'e yöneltilmiş en güçlü isteğimdi. Umurumda olan popüler olmak mı? Pucca da popüler. İmza günlerinde boy göstermek? Örneği çok. Okuyucu kitlesi oluşmuş, başarılı ama kendi halinde, sessiz sakin yazmaya devam etmek? Barış Bıçakçı gibi mesela, ya da (şimdilik) Susanne Clarke belki. İstediğim buna yakın gibi. Ama sessiz sakin olmak pek bana göre değil, problem orada başlıyor, ben sessiz sakin bi hayat sürmek istemiyorum. Ben hep bi yerlerde olmak istiyorum, hep insanlarla tanışmak, konuşmak, onlardan bi şeyler öğrenmek, gülmek, eğlenmek, zamanım geldiğinde yazmaya devam etmek istiyorum. Böyle bi hayat seçeneği var mıydı bilmiyorum ama eğer varsa o benim olsun istiyorum.

Eve geldim, müzik açacaktım, sessizlikten nefret ediyorum çünkü. Media Player'da, artık bilgisayarımda olmayan ama library denen zımbırtıda görünen bi şarkıya denk geldim. Seneler önce 10 Things I Hate About You'yu ilk izlediğim zamanlarda filmden kaptığım bi şarkı. Hiç içten söylememiştim, şimdi de söylemiyorum zaten ama, bi şey var o şarkıda, sevdiğin birini üzmemek, aksine mutlu etmek için ortaya konan bi çaba, inandırmak için işin içine metafor sokmalar, değişik tasvirler, bi bi şeyler. Bi kadına şarkı bestelenmesi için o kadının terk etmesi, ağlatması, üzmesi, çocukça davranması falan mı gerekiyor? Öyle belli ki. Ben bunların hiçbirini değerli bi adama yapmam ama öylece, tepkisiz, ne sorulursa sorulsun başka başka şeyler söyleyerek durabilirim. Kalkın bi çay demleyin o zaman, oturup benim melodisizliğime üzülelim bu şarkıyı dinleyerek.

DİYECEKLERİM BUNLARDAN İBARET ASLINDA.

http://bellatrixbegins.blogspot.com/2012/03/redd-i-ask.html

12 Nisan 2012

My ashtray heart.

Tam şu an, annemi çok kıskanıyorum.

Susurluk'taymış şimdi. Çünkü sevdiği adamla İstanbul'a gezmeye gidiyor.

İzmir'de de 22 yaşında muhteşem bi kızı var.

Ne güzel hayat be. Hiç sahip olamayacağım türde bi hayat.

Bu yüzden çok üzgünüm.

10 Nisan 2012

Ceniceroo, mi ceniceroooooğ.

"'I'll describe the way i feel, weeping wounds that never heal"

Çenem açılınca kendimi daha çok seviyorum.
Bi de her şeye "amaan siktir et" dediğimde. Ders çalışmayıp müzik dinlediğimde. Bütün sevdiğim müzisyenler kankammış gibi davrandığımda.
Öyleler yani hepsi bebeklerim benim.
Bu saatte beni uyutmayan ve sınavlarıma çalışmamda bana hem yardımcı olan hem de olmayan Placebo güzelsin.
Bi de insanlar sandığımdan daha da güzel olabiliyor. Ama ummadıklarım. Her şeyi ummadıklarım yapıyor zaten. Umduklarım ağzıma sıçıyor. Ben de onların ağzına sıçıyorum. İyi yapıyorum. Beklenti olmadan hayat çok güzel. Ne zaman çok üzülsem baktım bi şeyler beklemişim ama ya olmamış ya da başka türlü şeyler olmuş. O zaman beklentiye girmeseydin it. Girme.

"I know you love the song but not the singer"

En çok şu kötü ama. Her şeye aynı anda sahip olmayı isteyenler. Olur mu lan öyle şey?

"We're running out of alibis on this second of may"

"Alibi"nin ne olduğunu da seneler önce CSI'lardan birini izlerken öğrenmiştim. Cnbce zamanlarında ben her akşam yayınlanan bütün dizileri izleyip İngilizce kelime stoğu yapardım. Alibi kulağıma çok değişik gelmişti. Gittim öğrendim. Ashtray de öyle mesela. Bitter'ı bi Amerikalının telaffuz etmesindense bi İngilizin telaffuz etmesini tercih ederim. Bitahhh desin böyle, ağzına ağzına vururum sevgiden.

"Remember me when you're the one you've always dreamed"

Çok değişti her şey çoook. Bi baktım yerlerdeyim, bi baktım nerde olduğum belli değil. Şimdi nerde olduğum belli değil. Umurumda mı? Hayır. Soru soruyor muyuz? Hayır. Bırak artık etrafı başkaları toplasın. Ben dağınıklığın ortasında oturmaya alışıktım zaten. Ki ben dağıtmamıştım da. Şimdi pislik olsun piçlik olsun diye değil de, dürüstçe konuşalım: İnsanlar üzülebilir. Bu kabul edilebilir. İnsanlar acı çekebilir. Bu da kabul edilebilir. İnsanlara acıları fazla gelebilir, saçmalayabilirler. Kabul ederiz. İnsanlar acılarının üstesinden gelmek için değişik şeyler yapabilirler. Bunu da kabul edelim. İnsanlar her şeyi yapabilir. Yaparlar bence acı çekerken ölmedikleri sürece yaptıkları her şey kabul edilebilir. Ölseler daha mı iyi? Bencil misiniz siz? Durduk yere neden ölelim? Kendi ölümü üzerine benden daha fazla düşünen insan yoktur eminim. Ve her seferinde de ağlayarak, "iyi de ben neden öleyim ki şimdi" diyorum kapatıyorum konuyu. Arkadaşlar intihar etmek is unnecessary bunu buraya yazalım hiç unutmayalım.

Ha bir de, bağıra bağıra:
"my heart's a tart, your body's rent
my body's broken, yours is spent" demiştim yalnız "yours is bent" mi yoksa "yours is spent" mi kesin olarak bilmiyorum da, ben hep spent olarak söylüyorum çünkü böylesi çok daha gerçek. Böyle de olunca sokakta yürürken herkese "sucker sucker sucker sucker" diyesim geliyor hiç mantıklı değil hiç normal değil hiç akıllıca değil. Çok dayak yerim. Keşke Brian Molko'nun sesini taklit edebilseydim. Aksan olarak kendimi ona uydurabiliyorum ama ses olmuyor. Çok iğrenç bi sesim var, bağırınca daha da iğrenç oluyor. Aslında bi keresinde dünyalar kadar sevdiğim, "sesin çok güzel" demişti bana hala onu hatırlar hatırlar "o kadar da çirkin değil yaea benim sesim" derim. Derim. Geçenlerde de bi arkadaşım "senin sesin konuşurken çok güzel belki şarkı söylerken de güzeldir" demişti mesela. Ama mümkünse benim sesim şarkı söylemesin, iğrenç çünkü, ben duydum siz duymayın, ıy.

"A friend in need's a friend indeed, a friend with weed is better"

Bu doğru yanlışı belirleyen kim bi kere? Ben inanmıyorum doğruya yanlışa, yapmak istediklerim ve yapmak istemediklerim olarak ayırıyorum her şeyi. Pure morning ve pure mourning'in telaffuzlarının da aynı oluşu beni benden alıyor İngilizce'ye bi kez daha aşık oluyorum. Ayrıca bu dil Molko'ya ne kadar yakışıyor TANRIM.

"I, i, i, i will battle for the sun"

Bütün Placebo grubuyla tanışmış ve takılmış arkadaşım var benim. Belki elli kere sordum anlattırdım nasıl olduğunu. Çok iyi olmuş çok da güzel olmuş. Bence bana da olabilir - mesela aynı taktikleri uygulayıp Thom'un karşısına çıkabilirim, suratının ortasına "Ben Türkiye'den geldim benimle ilgilenmek zorundasın where are you going dude can i come with you çay içer sohbet ederiz" diyebilirim. Dude konusunda ısrarcıyım. Amca mı diyecektim adama siz de bi alemsiniz. İki üç ne var ne yok muhabbetinden sonra masaya yumruğumu vurup "creep var ya hasta etti beni dude it fucked my life seni çok sevmiştim sen neden bena böyle yaptın?" diyebilirim. Sonra beni dövmezse olaylar gelişir herhalde. Evren de piç değil el atar bu güzel duruma bence. Sonra fotoğraflar fotoğraflar ses kayıtları vidyolar falan, bi bakmışsınız yıldızlara bakarak türkü söylüyor Thom, ah canııııığm.

-Saçmalayışlarımı okudunuz ve Placebo dinlediniz, teşekkürler-

9 Nisan 2012

Ağlamalarım bitecek. Ağlamalarım bitecek. Bitmek üzere. Bitiyor...

Tamam sustum hiçbir şey anlatmıyorum ve artık hiçbirinizin yanında ağlamayacağım. Bitti. Ağlamayacağım. Sadece vakti geldiğinde gideceğiz buralardan, sonra sonsuz olup geri geleceğiz. Bitecek.

6 Nisan 2012

Follow the black raven!

buyrun, şarkınız*

Saçma bi şekilde başlayıp upuzun yazılar yazmak istiyorum yine buraya, "aman tanıdık biri görür, okur, olmaz" ya da "aman o kızar, yanlış anlar, kırılır" demeden, mesela küçüklüğümden beri bana bir sürü düşünce evreni açan ay, ya da yine turuncu renkli sokak lambaları hakkında birkaç kelimeyle başlasam, sonrası her zaman gelir zaten, her zaman hiç bilmediğim bi yerde de biter. O kadar çok istiyorum ki oturup hem buraya yazmak, hem kitaba devam etmek, hem de bi yerlerde biriktirdiğim otobüs hikayelerine bir yenisini eklemek. Bunlardan sadece kitapla ilgili olan kısmı yapmayı becerebiliyorum çünkü yeni bi şeyler düşünecek vakit yok, hatta vakitten öte sakinlik yok. Kafam hiç sakin değil, beynim sürekli çalışıp bana bi şeyler söylüyor ve ben tabii ki dinlemiyorum, her sabah çenem kitlenmiş halde uyanıyorum ki bu bütün gün çenemin ağrımasına sebep oluyor. Etrafımda eskisinden daha çok çocukluk fotoğrafı var artık ve annemle babamı daha sık arar oldum, onu geçtim telefonda konuşmayı hiç sevmediğim halde diğer aile üyelerini de arıyorum, arada bi arayıp konuşmazsam içim rahat etmiyor mesela. Bugün kız kardeşim aradı Bursa'dan, canı çok sıkkınmış benimle konuşmak istemiş, telefonun ucunda ağlayan o'ysa ben asla kendimi tutamıyorum hep bi şekilde içime dokunuyor olan biten, sonra ben de ağlıyorum sakinleştiren taraf olmam gerekirken. Tamam evet hepimiz biliyoruz tek çocuk olduğumu, bahsettiğim biyolojik bi kardeş değil. De ne fark eder? Kardeşleriniz üzüldüğünde sizin canınız ondan daha çok yanmıyor mu? Bana olan da pek farklı değil işte.

Ve ister istemez daha şimdiden 15-20 yıl sonrasını düşünüyorum hep, gerçekten birkaç senelik bi planım artık olmadığı için. Dünyanın en müthiş teyzesi olmayı planlıyorum eğer her şey yolunda giderse, bak şimdi; eskiden viyak viyak bağırıp etrafta rahatsız edici bi şekilde dolaşan çocuklardan nefret ederken şimdi sorumlu olduğum küçük bi çocuk olsa da ona hediyeler alsam büyüyüşünü izlesem vesaire gibi şeyler düşünüyorum. Yaşımı hiç hesaba katmazsak, buna büyümek değil yaşlanmak diyorlar.

Bugün derste deliler gibi yazdım, kitabın en can alıcı, en dikkatle yazılması gereken, en önemli kısmındayım ve yazmaya başlamak için o kadar çok düşünmem, araştırmam ve kendi kendime konuşmam gerekti ki, bi ara "tamam, herhalde olay burda bitti, bi süre tek satır bile yazamayacağım" bile dediğim oldu. Çünkü bi de, malum yarından itibaren önüm arkam sağım solum sürekli, sürekli, sürekli, hayatımın geri kalanında asla ihtiyaç duymayacağım birtakım "şeyler"i ezberleyerek gireceğim sınavlar başlayacak ve beynimin çok büyük kısmı buna odaklanmış durumda. Bu yüzden yazmak da zor oluyor, o değil, şu kitabın yürümesi sadece yazmakla ilgili değil, uzun uzun düşünmeler de gerektiriyor ve ben düşünecek vakti bulduğumda hemen hangi sınava hangi gün çalışsam tarzında şeyler düşünüyorum.

Hepimizin zamanında duyduğumuz bi söz vardır, okulla, derslerle değil de "hobilerimiz"le ilgilendiğimizde söylenen; "seni bunlar kurtarmayacak ama!" Saçmalamayalım, beni dersler değil bu kitap kurtaracak, ben şimdi ölmüyorsam hep o'nun suçu, bi şekilde olanlara katlanıp yürümeye devam ediyorsam hep o'nun yüzünden. Yazdıkça da şekillendi, hatta dediğim gibi en önemli kısma gelip yazdıkça bi hayal olmaktan çıkıp 10 yaşından beri benle yürüyen görünmez bi arkadaş, bi dost, bi sevgiliye dönüşmeye başladı; bilgisayar başında olmadığım ve aklıma bi şeyler geldiği, yazmam lazım dediğim zamanlar o çok gizli defterimi çıkarıp bi şeyler karaladığımda o'nu yanımda hissediyorum. Belki birçok yazar karakterleriyle bütünleşiyordur, onlarla konuşuyordur, onlarla yatıp kalkıyordur vesaire ama bu bende öyle değil mesela. Ben bütünüyle o dünyanın ellerindeyim şimdi, aynı istemsizce "bazı" şarkıların ellerine düşüp kurtulmak için hiçbir şey yapmadığım gibi; bu da öyle, 10 yaşından beri bi şarkım vardı belki ve şimdi melodilere dökülmeye başladı, beni sarıp sarmalıyor gittikçe.

O yer öyle sıcak, öyle samimi ki. Hep benden, hep sevdiğim insanlar, sevdiğim yerlerden parçalar var orda. Orası benim huzurum.

3 Nisan 2012

Sokak lambaları için şarkı yapın.

Eskiden sadece aşkın insanı sarhoş edebildiğini sanıyordum ama yok, şehir ışıkları da beni benden alıp götürüyor. Sevmiyorum mesela ben baharı ama bu ara bu şehrin havasında değişik bi şeyler var, az önce hava hafif kararmıştı ve üzerimde tişörtle incecik bi hırka vardı ve üşümüyordum, -ki ben aşırı üşüyenlerdenim, ben kansızlardanım, ellerim ve ayaklarım hep üşür diyerek uzatıp melankolikleşebilirim ama sanırım gerek yok- karşıdan karşıya geçerken arabaların farları ve sokak lambalarından yayılan ışıklar gözümü aldı hep. Sokak lambalarının benim hayatımdaki yeri çok büyük çünkü ben en çok önem verdiğim hislerden biri olan özgürlüğü böyle tanımlamışım; turuncu renkli sokak lambasının önünde uçuşan yağmur damlaları. Yağmur olmasa, sadece sokak lambaları olsa da özgür hissederim ama sokak lambası olmadan yağmur yağdığında çoğunlukla hüzünleniyorum, hüzün beni sever, ben onu artık pek sevmiyorum ama o benden gitmiyor. Gidecek gibi de durmuyor, bugün Sylvia Plath geldi aklıma, ne kadar çarpık bi ruhla yaşamak zorunda kaldığı falan, sonra Shameless'ın sezon finalinden bi önceki bölümünde herkes sofradayken Monica'nın mutfakta bileklerini keserek intihar edişi ve onu o şekilde buluşlarını düşündüm, ben o sahnede hıçkıra hıçkıra ağladım. Çaresizlik. "Kendim olmak istemiyorum" cümlesini kurmak kadar, ne bileyim, iç acıtıcı, bunaltıcı bi şey yoktur herhalde.

Geçen sonbaharda, roman atölyesine başlamadan önce hep "bi başlayayım da, adım adım her şeyi buraya yazarım sonradan hatırlamak için" diye düşünüyordum, sonuçta 10 yaşından beri hayal ettiğim bi şeye kavuşmak çünkü söz konusu durum. Ama hiçbir zaman da oturup yazmak istemedim orada neler olduğunu, hocalarımın yazdıklarımla ilgili neler söylediğini, arkadaşlarımın bende nasıl etkiler bıraktığını. Bitmemiş bi şeyle övünmek içimden gelmiyor, birisi sorduğunda romanın konusunu bile anlatmak istemiyorum. "Çıkınca okursun işte ya" demekle yetiniyorum sadece. Geçenlerde önsöz kısmında teşekkür edeceğim insanların listesini çıkardım. Mavi Sanat'takiler dışında pek az isim var ve bu çok muhteşem bi şey. Bu işle ilgili olsun ya da olmasın, en zor zamanımda benim yanımda gerçekten duran insan sayısını iki basamaklı sayılarla ifade etmiyor olmam en güzeli, ben yanımda durmaya gönüllü çok insan istemiyorum, ben sarılmayı sevdiğim insanları istiyorum sadece, onlar da var zaten.

Arkadaşlık da aşk gibi sanki, mesela Duman'ın Helal Olsun'unu "şarkımız" yapan güzelim insanı neden bu kadar çok sevdiğimi tam olarak bilmiyorum. Bilmeme de gerek yok herhalde, dün gece uyuyamamış tam 12 tane mesaj atmış bana mesela, her biri birbirinden uzun. Geçenlerde twitter'a "kendi yazdığını okuyunca salya sümük ağlayan yazara ne denir acaba" gibisinden bi şey yazmıştım, oturmuş bi haftadır twitter'a yazdıklarımı okumuş ve bunu görünce de bana "yazarağlar denir bence biçerdöver gibi mesela" diye cevap yazmış, ben bu hatunu sevmeyeyim de kimi seveyim. Her zaman beynimin çalışış şekline hayran olmuştur ben de onunkine, "senin beyninle bi günlüğüne yaşasam acaba nasıl olurdu çok merak ediyorum" demiş bi de mesela,  sabah oturdum düşündüm beyinlerimizi değiştirebilsek nolurdu diye. Onu geçtim şunu da merak ediyorum, kalp nakli olsa mesela, atıyorum benim kalbimi çok alakasız başka bi insana transfer etsek, benim sevdiğim adama o mu aşık olacak bu sefer? Nasıl oluyor o iş? Sonuçta kalple sevmiyor muyduk biz, ne bileyim, oturup da beynimle sevecek değilim herhalde, beynimle sevseydim zaten aynı adamı sevmezdim ki. Benim beynimle kalbim her zaman çok büyük tartışmalara girer, hatta bazı zamanlar iki tane Melda var sanırım ben ortalıkta. Kalp aşırı melankolik, aşırı duygusal, aşırı "hadi kaçalım buralardan"cı; beyin desen aşırı plancı, aşırı düzenli, aşırı "bunu yapman gerek hadi otur yap geri zekalı"cı. Kalbin hadi kaçalım buralardan tavrını çok sevsem de geri kalanı üzmekten başka bi şeye yaramıyor, beyin de anca kendini kaybetsin. Hani aslında çoğu zaman bir bütün olarak bi boka yaramıyormuş gibi görünüyoruz biz. Ama bence yine de şu kitabı yazıp sonra olacaklara bi bakmak lazım. Belki bu beni hayal kırıklığına uğratmaz hatta daha fazlasını verir, ne bileyim.

2 Nisan 2012

Hani şöyle bi duygu vardır ya; gerçekleşmesi mümkün çok güzel bi durum mevcuttur ama kesinliği ilerleyen zamanlarda belli olacaktır, bu durum çok çok önemlidir, söylediğinizde bilirsiniz ki yer yerinden oynayacaktır, ama kesinliğe ulaşana kadar haykıramazsınız ve bu içinizi yavaştan kemirir. İşte ben aynen ordayım.

Bİ SÖYLESEM, HABERİ Bİ PATLATSAM, YEMİN EDERİM BURALARDA DEPREM OLACAK AMA İŞTE KESİNLİK KAZANMADAN BUNU YAPAMAM.

TEMMUZ; NOLUR ÇABUK GEL.

30 Mart 2012

İçimdeki Barış Bıçakçı sevgisi baaambaaaşkaaa.

28 Mart 2012

Hayatım boyunca bu konuda hiç anlaşamayacağız.

Zaten olan da benim ekonomi okumakla yitip giden güzelim senelerime oldu, hesap verebilecek olansa yok. Sıçayım şirinlere.

Why so green and lonely?

"I know you love the song but not the singer."

Bazı zamanlar her insanın bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Ya da hayatıma girmiş her insanın bende farklı bir şarkıyı çağrıştırması bunu düşünmeme yol açmış da olabilir. 17 Şubat sabahını hatırlıyorum. Bedenim uykuyu bir saatliğine bile olsa tadamamıştı, gözlerim şişmiş, makyaj yapmaya halim yok, yatakta öylece yatıyordum. Ranzanın üst katında yatıyorum ben, oda arkadaşım merdivenden çıkıp yanıma yattı. Beraber tavanı izledik. Neler olduğunu biliyordu, ne hissettiğimi biliyordu. Aynılarını olmasa da benzerlerini o da hissetmişti; zaten aynı şeyler yaşansa bile hiç kimsenin acısı aynı olmaz ki. Ama bu kez bu güne kadar yaşadıklarımdan daha derindeydi benim için her şey. Bir yıl bile değil, neredeyse "iki yıl" önce etrafımdakilere gülümseyerek "hayatımda ilk kez..."le başlayan cümleler kurarken, o gün o cümlelerin hepsini yuttum. Zaten o gün bütün umutlarımı, hayallerimi yuttum ve hepsi boğazımda düğümlendi. Bana hiç denmemişleri ben kendi kendime söyledim. "Bu dünyada olmamalıydın. Bu dünyaya uymuyorsun, bu dünyaya uymadın." Bunlar aklıma hep Kara Kule'deki Jake'in -yanlış hatırlamıyorsam- uçurumdan düşmeden yani ölmeden önce; "Bundan başka dünyalar da var" sözünü getiriyor. Ama keşke bana söyleseydiniz. Keşke çabalamamamı öğütleseydiniz.

Çok güzel şarkılarım var, her birine ayrı ayrı yazdığım çok güzel hikayelerim var. Belki bir gün istediğim olacak da herkes okuyacak onları, belki başkaları da benim hissettiğim gibi hissetmiştir o şarkıları. Ben şarkılarıma hikayeler yazmaya devam edeceğim, sonra da çok güzel bir Temmuz gecesi, bir kısmını hiç bilmediğim bir yerde dinleyip sonsuz olacağım en sonunda. Evet en sonunda, şimdi şarkılarımı bağıra bağıra söyleyerek içimden atamadığım bütün o acıyı o gün, o yerde, o ilah, şarkılarımın, yani hikayelerimin vücut bulmasını sağlarken ben ona eşlik edeceğim ve acımı olduğum yerde, orada bırakacağım. Belki gören olacak, belki olmayacak. Mühim değil. Nasıl olsa yaşadığım yere geri döndüğümde o plağın aynı yerde durduğunu göreceğim. Orada duran sadece o plak olsa da, bir anlığına gülümsetiyor ya... o da yeter diye devam etmeyeceğim, sadece bu güzel, o kadar. Çünkü bir zamanlar bütün dünya benimken, yetinmeler alanında mastırlık halime geri dönemem. Bu bana yeter demeyeceğim.

Şarkılarım da, hikayelerim de çok güzel ama ben artık güzel olduğuma dair söz veremem.

"Just coz you feel it doesn't mean it's there." Bunu anlamak yeşil renk kadar tatsız tuzsuz, keyifsiz, hüzünlü, huzursuz. Evet yeşil bile huzursuz. Yeşil yalnız. Olmayacaktı, ama öyle.

27 Mart 2012

Bulletproof... i wish i was

Alt tarafı, bana şarkılar çalıp söyleyecek ve hep gülümseyecek bi adam istemiştim.

Pardon, çok olmuşum.

24 Mart 2012

PANİĞE KAPILMA!

Böyle kocaman harflerle başlık atmayı hiç sevmem ama bunlar hep bağırmak istememden ötürü. Bu blog'u ilk açtığım zamanlarda -ki bu tam olarak Mayıs 2010'a denk geliyor ve o zamanlar ismi Fixing A Hole değil, çok başka ve saçma sapan bi şeydi, ayrıca tanıdıkların okumuyor olmasından ötürü çok daha samimi bi şekilde hayatımda olan bitenleri yazabiliyordum- hayatıma bir kitap girmişti. Çok net hatırlıyorum, alıntı blog'umu henüz açmamış olduğumdan, kitap alıntılarını da blog'uma peş peşe yazıyor, alıntı diye etiketliyordum. Zaten o kitap sebep olmuştu "alıntı blog'u" açmama. Öyle sık diyordum ki "Evet bunu da yazmalıyım, çok uzun ama olsun, iyi güldüm" diye, kelimeleri kitaptan bilgisayara geçirmek eziyet gibi değil aksine eğlence gibi geliyordu.

Kitabın -daha doğrusu kitapların- ismini çok uzun zaman önce duymuştum, ilginç bir ismi vardı ve benim ilginç kitap isimlerine karşı her zaman önlenemez bir zaafım vardır. Ama aynı zamanda ölümüne üşengeç bi insan olduğum için -kitaplar konusunda bile üşengeç olabiliyorum- bu kitapları araştırmak ya da edinmek aylarımı aldı.  Kitapların tek ciltlik özel bir baskısı vardı, bir tuğladan daha ağırdı ve serinin beş kitabını kapsıyordu, üstelik kapağı olağanüstü derecede sade ve ilgi çekiciydi, aynı kendi kitabımın kapağını hayal ettiğim gibi. Kırk liraydı, aldım.

O günlerde, yani 2010'un yazına girerken, ben birkaç aydır Chevrolet Türkiye'de çalışıyordum. Hatta yaz tatilinin devreye girip okul günlerinin sona ermesiyle beraber çalışma günlerim ikiden dörde yükseldi. Hayatımda daha önce hiç çalışmadığım ve para kazanmadığım için (ortaokuldayken yaptığım incik boncukları sokakta satmam sayılmazsa tabii) bu durum beni über memnun ediyordu. Bir ay çalışıyorsun, sonra banka hesabına bi bakıyorsun, bir miktar para gelmiş. Memnun olmayayım da ne yapayım.

Neyse, her hafta pazartesiden perşembeye çalışıyorum, ardından perşembe akşamları Bornova'ya gelip pazara kadar orada kalıyorum, çünkü devam ettiğim bir İspanyolca, bir de bateri kursu var. Zaten burada her zaman söylenmiştir: "o yaz ne eğlendik öyle yaa..." Bahsedilen yaz 2010 yazıydı, benim çalışıp para kazandığım, vizenin finalin olmadığı, çalışmadığım günler dilediğimce gezip eğlendiğim ve sevdiğim şeylere vakit ayırabildiğim zamanlar. Ah o günler, keşke geri gelebilse.

Nitekim benim hayatımda şöyle bi durum var, daha doğrusu varmış, yeni keşfettim: "Ne güzel zamanlardı!" diye nitelediğim dönemlere baktığımda, anılarımı hep şarkılardan bile önce, kitaplarla hatırlıyorum. "Bak o zamanlar da şu kitabı okuyordum, şöyle bir kısım vardı, çok beğenip alıntılamıştım" tarzında cümleler kuruyorum. O dönem de, yani hayatımda en çok eğlendiğim dönem, elimde baştan beri bahsettiğimiz serinin tek cildi vardı. Otostopçunun Galaksi Rehberi. Ofise götürüp öğle aralarında okur, perşembe akşamları Bornova'ya giderken serviste okur, pazar günleri dönüşte babamın arabasında okurdum. Kokusu öyle güzeldi ki, geceleri yastığımın yanına koyar, koklayarak uyurdum. O kadar seviyordum ki kitabımı, bitmesin diye yavaş yavaş okumaya çalışıyordum, halbuki kitap yedi yüz küsür sayfa. O derece bağlanmıştım.

Konusunu falan anlatmayacağım, bilen bilir, merak eden de bakar zaten. Beni bu kadar etkileyen, bu kadar ilgimi çeken, yazarın üslubuydu. Abi adam komik işte! Yazarken okunmasıyla ya da başka bir şeyle ilgili  kesinlikle bir kaygısı yok, zaten radyo oyunlarından yola çıkarak yazıldığı için altyapı muhteşem. ESPRİLER MÜKEMMEL! Karakterler olağanüstü, özellikle Marvin, onun ortaya çıktığı her bölümü öyle heyecanla okurdum ki, şey gibi, "Acaba bu sefer nasıl bi depresif cümle kurup beni güldürecek?" Hayatımda hiç bu kadar iyi bir bilim kurgu & mizahi seri okumadım, muhtemelen de okuyamayacağım çünkü başka kimse bu seviyede kitaplar yazamayacak. O çok açık, net.

Paniğe Kapılma'ya gelirsek, Neil Gaiman abi Otostopçunun Galaksi Rehberi ve Douglas Adams üzerine bir kitap yazmış birkaç sene önce. Türkçe'ye yeni çevrildi. Çıkar çıkmaz İzmir'deki tüm D&R'lara sordum ama bana henüz dağıtımına başlanmadığını söylediler, ben de internetten siparişini verdim. Kitap gelip de paketi açtığım an öyle mutlu oldum, öyle mutlu oldum ki, sanki eski bi dostumla tekrar bir araya gelmiş gibiydim çünkü kitabın kapağı bile bas bas bağırıyordu; "Ben Douglas, tekrar merhaba," diye. Okurken çok eğlendim, Douglas'ın ne kadar "benim gibi" biri olduğunu gördüm, özellikle yazmak konusunda. O da 10 yaşındayken, bir edebiyat öğretmeni sayesinde başlamış yazmaya mesela, aynı hikaye bende var. Okumanın yazmaktan çok daha haz verici bi şey olduğuyla ilgili aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Ve özellikle kitaplardan uyarlanan filmlerle ilgili de. Bu yüzden kitap bitince yüzümde kocaman bi gülümseme kaldı ve bu güne kadar izlemeyi reddettiğim Otostopçunun Galaksi Rehberi filmini indirdim, birazdan izlemeye başlayacağım.

Keşke Douglas Adams hala yaşıyor olsaydı. Ama öyle beyinler ve öyle insanlar hep çok genç ölüyorlar, o da onlardan biri ne yazık ki.

"Elveda Douglas Ve Bütün O Kelimeler İçin Teşekkürler."

*alıntılar

23 Mart 2012

GEÇEN YİNE Bİ YERDE TIKINIYORUM,

çıkardım yazmakta olduğum romanın son dört sayfasını, okuyup düzeltmeler yapıyorum. Ama bi cool'um ki görülmesi gerek. Sol elde bardak sağ elde kalem, çizip çizip duruyorum. Kesin Elif Shafak da böyle cool'dur ben size diyeyim. Neyse, garsonlardan biri geldi masama, bir şeyler getiriyordu ama o an çok konsantreydim tam hatırlamıyorum. "Ders mi çalışıyorsunuz?" dedi direkt. HAYIR dedim. İçimden de "Ben orda burda ders çalışacak tipte bir insan mıyım, bunu mu düşündün yani, ne kadar kıt bir hayal dünyan var" gibi cümleler geçirirken benim sert hayır cevabıma garsonun "Peki nedir bu kağıtlar kalemler amk" demesini cılız bir umutla bekledim ama olmadı. Sorsaydı, eğer sorsaydı, çok cool olup "Ehm şimdi ben yeni romanım üzerinde çalışıyorum da, ondaneeöööğğgrghruıjkdjgb" diyecektim. Sonra o mekana bir sonraki gidişimde kırmızı halılar, beleşe yemekler, çay çorba ikram etmeler falan filan ile karşılaşacaktım. Tabii. Bazıları öyle yapıyor ya, bir blog yazıp ardından birileri ellerinden tuttu da bloglarını kitap sayfalarına taşıdılar diye kendilerini çok büyük yazarlar sanıyorlar hani. Bir sonraki şarkım* onlara gelsin, bu kurgu da hepimizi yıkasın paklasın inşallah, amin.


22 Mart 2012

I was swimming in the caribbean

1
İstemeden başımıza gelenlerden sonra hayatımızda ilk kez oturup sağlığımızı adam gibi düşündüğümüzden dolayı gittiğimiz psikoloğun teşhislerine dayanarak sana diyorum ki Sam; Derin üzüntüler sadece ruhu değil bedeni de mahvediyor, tamam gerekirse üzülelim ama bu kadar derin üzülmek iyi değil, gerek de yok çünkü böyle yapınca bir şeyler değişiyor mu, hayır değişmiyor, sen yolunu değiştir, az düşün, bünyeni yorma, zaten hastalanmaya meyilli bi akla sahipsin, onu fazla zorlama.

2
Dün roman atölyesinde tabiri caizse şimdiki nesli konuştuk. Sınıfın en genci ben olduğum için vereceğim cevap da merak uyandırıcıydı tabii, ve dediğim tek şey "Ben kendi neslimden nefret ediyorum"du, sözüm meclisten dışarı çocuklar - yalnız böyle düşünen, okuyan, yazan, bana bu kadar yakın insanları gördükçe çok nadir de olsa "yok yok iyi olur bizim nesil" diyorum.

3
Son olarak, berbat grupları gördükçe stüdyoya girip birileriyle kendi keyfime göre çalasım geliyor. Ki yapacağım artık, sıkıldım çünkü beni engelleyen herkesten ve her şeyden.

19 Mart 2012

In my place, in my place.

How long must you wait for him? sorusunda hiçbir sorun yok da,
How long must you pay for him? sorusunda bir sorun var.
Çünkü tek gerçekçi soru o. Çünkü kafana tek takılan soru o.
Çünkü o soru olmasa sonsuza kadar beklersin değil mi?
Lines that I couldn't change.
Bir de "lines that I couldn't change" var, bunu da herkes biliyor, değil mi?

BİR DE HİÇ KİMSE SENİN YERİNDE DEĞİL, HİÇ KİMSE NE YAŞADIĞINI BİLMİYOR. Ancak anlatırsan bilecekler. Vakti geldiğinde ne kadar ağlatsa da anlat.

17 Mart 2012

Arkadaşlar Tolkien bana aşıkmış (kanıtım var).


16 Mart 2012

Gülümseyelim yine de.

Bazen her şey ayıp. Bazen her şey normal. Bazen kimse anlamaz senin yerinde olmadan hiçbir yaşadığını, bazen anladığını sanır. Bazen kaybolursun, bazen bulur birileri seni, hiç ummadığın bir şekilde. Bazen sorular sorarsın, içini çok acıtan. Cevap alamazsın yine de. Beklemezsin de zaten. Yoktur cevabı. Yürümeye devam edersin.

şarkıyı unutmadım*

15 Mart 2012

Hayır yani uyumaya bile zor vakit bulurken bu gördüğüm rüyalar nedir, neyin nesidir.

Rüyalarımda, yurt odasına doluşan anakondaları öldüren oda arkadaşı, deniz kenarında huzur içinde uçan yılanlar, Gandalf ve Aragornla tanıştırdığım "kız arkadaşım" Amy Winehouse görmüşlüğüm vardır. Çok fantastik rüyalar görürüm, hepsi salak bilinçaltımın salak oyunları biliyorum, tabii arada sırada normal insanlar gibi normal rüyalar gördüğüm de oluyor ama artık fantastikleri normallere tercih eder oldum çünkü işin içine normallik girince insanın kafası çok karışıyor. Halbuki gerek yok.

NEYSE GELELİM ASIL OLAYA, ne zaman bir ünlünün öldüğünü duysam rüyalarımda ilk yaptığım şey wikipediayı kontrol etmek oluyor nedense, ama uyanınca google'a ünlünün adını yazıp yanına dead'i yapıştırıyorum öyle daha kolay bulunuyor. Bu son rüyamda da annemlerin evindeyim, odamdayım, gündüz vakti, odanın tam ortasında daireler çizerek hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Yok hıçkıra hıçkıra değil, bağıra bağıra hatta. Elimde telefon var, annemle konuşuyorum ama o ağlaklık arasında cümlelerimi annem nasıl anlıyor bilemiyorum. "ÖLMÜÜÜÜEEEĞĞĞŞŞŞŞ ANNEEEAAĞĞĞ NAPÇAM BEN ŞİMDİİİEEĞĞĞ O ÖLEMEEEĞĞĞZZZ" diyorum, meğer Thom Yorke ölmüş. Ben canlı canlı göremeden. Resmen uyurken acı çektim. Uyandığımda ranzadan bilgisayarımın yanına atlayıp google'da "Thom Yorke dead" kelimelerini arattım. Elbette ki ölmemiş adamcağız. Ben böyle saçma bilinçaltının içine ederim. Uyanıkken yeterince acı çekiyorum zaten uykuda acı çekmek neyin nesi lan?

13 Mart 2012

Buckley ve Mccartney

Bu dünyanın en güzel fotoğraflarından biri değildir de nedir. Yanlış zamanlarda doğduk, yaşamak için çok geç kaldık. Müzik dünyaya veda etmek üzere.

12 Mart 2012

Kalbin uzak yerde elin telefonda, yutkunuyorsun acın boğazında.



Bazen ne oluyor biliyor musunuz. Aslında kendiniz bile kendinizin umurunda değilsiniz. "Ne hali varsa görsün" diyorsunuz kendi içinizde olanlara. Ama işte.

Bir yer var benim için, senelerdir kendimi iyi hissetmemi sağlayan, her ne olursa olsun, hatta ölümde bile beni iyileştiren bir yer var. Havası, kokusu, insanları, anılar sayesinde beni kucaklayan bir yer var üç senedir. Ve hep de olacak, hep olmalı.

Orada. "Anladım ki sonbaharsın, şimdi boş sokakların" deniyor. Ben kendimi anlıyorum o zaman.

Sonbaharım, şimdi boş sokaklarım. La la la, la la.

High and dry



Yağmur sakince yağarken aklına bu şarkıyı getirmeyen benden değil.
Yağmur yağarken dışarıya çıkıp yalın ayak dolaşmayı aklına getirmeyen benden değil.
Yağmur yağarken sevdiğini düşünmeyen benden değil.

10 Mart 2012

Pink Slip

Hiç iyi bi lise hayatı geçirmedim. Hatta high school sucks diyebilirim özetle. Minnacık bi İzmir ilçesinin minnacık bi okulunda -geneli- minnacık olan hocalarla o dört yıla dayanabilmemin iki sebebi vardı, birincisi: ÖSS'Yİ KAZANIRSAM KURTULURUM EVET ÇALIŞMALIYIM SINAVI KAZANIP GİTMELİYİM tarzındaki telkinlerim ve ikincisi: ARKADAŞLARIM.

Sene 2006, muhtemelen Mayıs-Haziran ayları. Yaşım siz deyin 16, ben diyeyim 17. Bir sonraki sene lisedeki son senem ve Haziran'ın bilmem kaçında öss'ye girip kıçımı kurtarmaya çalışacağım. Yani isyan doruklarda. İlk bakışta gayet sıradan bi liseliyim; derste çok konuşurum, hocaları hiç sevmem, derslerden hoşlanmam, İngilizce derslerinde kopya vermeyi çok severim, arada bi okuldan kaçarım, evde yaptıklarım müzik dinlemek, internete girmek ve kitap okumaktan ibarettir. Bunların dışında aşırı derecede çekingen, insanlardan korkan biriyim. O zamana kadar birkaç çocuğa aşık olmuşum ama onlar benden haberdar bile değil. Falan, saçma sapan bi hayat.

Tabii böyle bi hayata isyan ederken yapılacak en gaz şey Freaky Friday gibi Amerikan filmleri izlemek bana göre. Chad Michael Murray'a One Tree Hill'den ötürü hasta olduğumdan söz konusu filmde oynadığını öğrenir öğrenmez çılgınca bi dikkatle filmi izliyorum. Olanları anlatayım.



Yaşımız 17, konumumuz minnacık bi ilçe, yapabildiklerimiz yazmak ve voleybol oynamak, şikayetlerimiz burdan bi an önce kurtulmak ve YAAĞĞĞ ANNEMLER NEDEN BENİ ANLAMIYÜÜÖÖÖ. Freaky Friday'i, özellikle de şu yukarıdaki sahneyi izleyince napıyoruz? ANNE BEN ELEKTRO GİTAR ÇALMAYI ÖĞRENCEM KURSA FALAN GİTCEM BANA GİTAR ALIN BEN GRUP KURCAM MEZUNİYET TÖRENİNDE DE ÇIKIP BU ŞARKIYI ÇALCAZ diyoruz. Alınan cevabı söylememe gerek yok herhalde. "Sen sınavı bi kazan da..." Neyse o kısımlara girmiyorum zira o konuşmalar lise kadar aptalca.

Filmde Lindsay Lohan'ın canlandırdığı karakteri -TABİİ Kİ- kendimize çok benzetiyoruz, zira o da bi loser, o da bi liseli, ONU DA KİMSE ANLAMIYÖÖEEĞĞ. Filmin sonunu dehşet içinde izleyip "neden benim başıma böyle şeyler gelmiyooeeerrr ühühühüh" diyerek hayal kurmayı bırakıp filmin soundtrack'ini indirmeye gidiyoruz. Bir ay boyunca şu vidyodaki şarkıyı döndürüp döndürüp dinliyoruz.

Şimdi gelelim hikayenin geri kalanına. Twittascope.com diye bi site var. Her gün falınızı twitter adresinize postalıyor. Ben böyle salak şeyleri hiç sevmem ama BAKIN GERÇEKTEN DE ADAMLAR ÇOK ŞEY BİLİYOR. Bu güne kadar orada yazıp da benim yaşamadığım tek bi duygu kırıntısı olmadı. O yüzden uzun zamandır her gün açıp okuyorum. Bugün de öyle yaptım. Baktım diyorlar ki bana; "Listening to your favourite music or getting lost in a movie seems like a wonderful idea. Fortunately, the solution is to set aside time during the day to refresh your imaginative energies by doing whatever sounds best." O sırada sonlarına yaklaştığım Misfits'i izliyordum, izlediğim bölümde de elemanlar Freaky Friday'den bahsettiler. O anda başımın üstünde bi ampul parladı. Açtım filmi, kendime çaylar demledim, izledim.

Yukarıdaki sahnede gözlerim doldu arkadaşlar. Hem gülmek hem ağlamak denen şey geldi başıma. Şimdi neye güldüğümü, neye ağladığımı nasıl anlatayım bilmiyorum. Ürperdim! Altı sene önce izleyip isyanlara geldiğim filmi şimdi izliyorum ve hissettiklerimi mümkün değil bi kalıba sokamıyorum. Çok mu komik geldi, çok mu hüzünlüydü, kurtuldum diye çok mu mutluyum yoksa o günleri mi özlemişim (ıyk) tam olarak bilemedim. Sonra azıcık düşündüm. Yaş 17, elektro gitar çalıp grup kurmayı, liseden kurtulup o yerden ayrılmayı, hayatının aşkını bulmayı, hatta Lindsay Lohan gibi değişik giyinip güzel olmayı, insanların arasına karışabilmeyi, özgür olmayı hayal ediyorsun. Hiçbirini yapamıyorsun çünkü vakti değil, çünkü 18 bile değilsin, gücün yetmiyor.

Şimdi yaş 22. Elektro gitar hadisesini denemiş, sana göre olmadığına karar verip bırakmışsın ama müzikten kopulmayacağını anlamış ve büyük bi aşkla bateri çalmaya başlamışsın. Liseden kurtulmuşsun, o yerden ayrı muhteşem bi şehirdesin. Hayatının aşkını çoktan bulmuşsun. Güzelsin! İnsanların arasına karışmayı başarmışsın, hep tanımayı, aralarında olmayı istediğin insanları yakalamışsın. Özgürsün! Şimdi bu saatte çıkıp her yere gidebilirsin, gece senin, gündüz senin, tüm günler senin! Bir roman yazıyorsun ve bittiğinde kıyıda köşede kalmayıp başarılı olacağına o kadar güçlü bi şekilde inanıyorsun ki aksini iddia etmeye kimsenin cesaret edemeyeceği apaçık ortada.

Ve gülümsediğinde, kendini güçlü ve güzel hissettiğinde gerçekten de güzel göründüğünü artık biliyorsun. İşte bu yüzden çok duygulandım, gözlerim doldu, ürperdim. 17 yaşındayken kendimi nasıl hayal ettiysem şimdi aynen öyleyim!

"Don't wanna grow up, i wanna get out 
Hey, take me away 
I wanna shout out, 
Take me away, away, away, away, AWAY"

Şimdi gidip makyaj yapacağım ve kendimi en iyi hissettiğim yerde güzel müzik dinleyeceğim.

Aslında bir konu var.

Aylardan mart.

Havada oksijen yerine melankoli gezerken.
Dün akşam taramalı tüfek gibi anlattıklarımın hepsini ve ekstra olarak alakasız yerlerde alakasız şekillerde bahsettiğim küçük anıları dinleyip sonra içinde "sandalye" geçen çok güzel bi şey anlatan, ve şu an ateşler içinde uyuyan arkadaşımın evinde.
Karanlıkta oturmuş bunları yazıyorum.
Çok oturmaktan ötürü, ve üstüne lanet olası skolyozdan ötürü belim ağrıyor.
Sabahtan beri başım hiç hız kesmeden ağrıyor.
-Belki dün akşamki bağırarak şarkı söylemelerden ötürüdür o da-
Rüyamda kustuğumu gördüm.
Sabah kalktığımda ilk işim banyoyu kontrol etmek oldu, gerçekte kusmamışım.
Birilerinin kusması ve birilerinin ortalığı temizlemesi hayattaki en hüzünlü şeylerden biri. Kusan ve temizleyen birileri aynı birileriyse özellikle.
Feysbuk profilime küçük bi çocuğun Hey Jude söylediği bi vidyo koymuş çok sevdiğim biri.
Ben buna üzülüyorum.
Çocuk, gitar, Beatles. 
Sahip olunamayan her şey gibi.
Bazen Beatles bile yanında olamıyor.
Birileri var, birileri anlatsana diyor gecenin bu saatinde.
Kim derdi ki "çekingen melda"nın tek bi kelimeye paragraflarca cevap verebileceğini.
Birileri yaz, birileri kış, ama bilmiyorsunuz başka birileri de sonbahar.
Üçgen gezegenler, meşru cinayetler.
BAM!
Sonra nisan'ın 8'i.
Hala o yere baktığında aynı yüz ifadeleriyle aynı insanları görebiliyorsan.
Ne olacak yani?

7 Mart 2012

Temmuz olayları

Normalde çılgınlıkları yaz mevsiminde yapardım ama bu sefer kışa denk geldi hem de kara kışa. Hatta gara gışa. Bu aralar (çok uzun bi süredir) konuşurken k'leri telaffuz edemiyorum. Ağzımdan g olarak çıkıyorlar. Beni tanımayan insanlar duysa tiksinecekler resmen. Bi an önce toparlanıp kendime gelmem lazım. Bu ne ya.

Evet mevsimsel çılgınlıklardan bahsediyordum. En son ne zaman çılgınlık yaptığımı düşündüm, 2011'in Nisan'ı ya da Mart'ıydı, aslında tarihi kesinleştirirdim ama şimdi o kısımlara girip salya sümük çıkmak istemiyorum. Deşmiyorum. Şimdi demek istediğim şu ki, GİTTİM 100 LİRAYA SARUMAN KALEMİ ALDIM YA. Adama sorarlar bi kaleme bu kadar para verilir mi diye, değil mi? Sordular tabii! Bir değil iki değil aklı başında her insan sordu. Ben de dedim ki, "Bir yazarın en önemli eşyası kalemidir". Bak şimdi lafa bak. Sanki el yazması olacak roman anasını satayım! Bilgisayarda yazıyorum yahu ben! Sadece notları defterime alıyorum, onlar da üç beş satırlık şeyler. Asıl sebep benim kullanabildiğim LOTR materyallerimin eksikliği. Yok arkadaş, yüzük aldım parmağıma olmuyor, büyük geliyor. İpince parmaklarım var zaten genel olarak hiçbir zaman adam gibi yüzük alışverişi yapamadım ki. Aylardır şu Galadriel'in yüzüğü olan Nenya'nın hayalini kuruyordum, ondan önce de senelerce Aragorn'un yüzüğü Barahir'in hayalini kurmuştum; ama yok. Biliyorum hiçbiri uymayacak parmaklarıma. Alamıyorum. Evenstar alayım dedim, yok yahu bana ne başkasının aşkından. Hem benim zaten boynumda kendi evenstar'ım var, bi de öbürünü mü takayım. Olmaz. Elf bilekliği alayım dedim sonra. Parmakları o kadar ince olan insanın bileği normal boyutlarda mı olur sanki, hayır, o da patlayacak elimde, vazgeçtim. Yok yani sevdiğim efsanenin ne yüzüğünü ne bilekliğini ne de kolyesini alamıyorum, takıp takıştıramıyorum, kullanamıyorum; "Ben LOTR hayranıyım hüleaaynn" diye bas bas bağıran bi şeyler satın alamıyorum. Gittim ben de kalem aldım. Sebebim bu. Şimdi kime anlatırsam anlatayım yorulduğuma değmeyecek. O yüzden yazarlıkla ilgili olan yalanı kullanıyorum. Kafam rahat.

Hayır onu boşverin, sen git ta nerelerden nelerin neyini al. Cümle iğrenç oldu farkındayım ama spoiler veremiyorum çok üzgünüm. Ömrü hayatımda benim kadar çılgınlık yapmaya müsait insan görmedim. Temmuz geldiğinde bu ne cesaret diye soracaklar bana mesela, seviyorum ülen diyeceğim. Zengin misin lan sen diyecekler, bütün paramı buna yatırdım çünkü seviyorum ülen diyeceğim. Ta oralara nasıl gideceksin, korkmuyor musun diyecekler, dağları deler çölleri aşar yine giderim, yer biliyorum dil biliyorum bulurum ederim, çünkü seviyorum ülen diyeceğim.

Müziğin bu kadar salaklaştığı ve insanların bu kadar pislikleştiği bir zamanda, iki değerli varlık var, sırf bu yüzden her şey mümkün.

salak olmayan müzik*

Kendime Saruman kalemleri falan alıyorum.

Bu fotoğrafta, yeni alınan kalemle genellikle yapılan ilk işi yapıp en sevdiğimiz yazarın en sevdiğimiz sözünü yazıyoruz.
Saruman görse pek hoşuna gitmezdi ama ben onu yine de seviyorum. Canım.

4 Mart 2012

Bazen gerçekten, GERÇEKTEN, bütün olan biteni otobüslerin, otobüs duraklarının, palmiyelerin ve taksicilerin anlatmasını istiyorum. ONLAR O KADAR ÇOK BİLİYORLAR Kİ. Dile gelseler dünyanın hikayesini anlatırlar ve hepiniz de oturur ağlarsınız. Asıl başroldekiler onlar.

29 Şubat 2012

İçinden rakı geçen şarkılar.



Bence bu kadın bu şarkıda resmen alay ediyor. İyi de yapıyor. Gel de bi çorba yap bana çok güzel cümle lan. Elime geçen ilk fırsatta bu cümleyi kullanacağım.

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore



Sokaktaki deniz kokusu içerideki kitap kokusuna karıştığında bunun dünyadaki en özel hissi yarattığını bilerek açsam her sabah o dükkanı, duvarların kitaplıklardan boş kalan kısımlarında çerçevelettirilmiş koskoca bir Orta Dünya haritası, Tolkien'in, Sylvia Plath'in, Rowling'in, Susanna Clarke'ın, Dostoyevski'nin, Lewis Carroll'ın, Anne Rice'ın birer portreleri olsa, her sabah onlara bakarak gülümsesem, sonra çılgınlar gibi büyük dükkanımda gezintiye çıksam, kitaplarımı selamlasam, onları koklasam, her şeyin yerli yerinde olduğunu anlayınca büyük yeşil koltuğuma oturup yazmaya, ve Sıçrayan Midilli'ye gelecek olan insanları beklemeye başlasam, mekanın bütün boşluklarını da Beatles şarkıları doldursa. Olmaz mıydı sanki, olurdu tabii.

28 Şubat 2012

Mr. E'den mim.

Son mim'inden ötürü gıcık olduğum blogger arkadaşım Mr. E tarafından mimlenmiş bulunmaktayım. Sinirim geçti mistır i, bilmeni isterim. Önceleri Eowynleşip ayemnoman diye bağırarak suratına kılıç sokmak isteyecek kadar sinirliydim ama şurda birkaç kafa dengi blogger'ız. Huzur bozmayayım dedim.

5N1K'ymış mimin adı. Olay da şu; ne, nerede, nasıl, ne zaman, neden, ve kim sorularını aklımıza gelen ilk cevaba göre cevaplıyoruz. İster yazarak ister bağlantı vererek. Orijinal olmuş. Sevdim.

NE?
Yemin ederim ki bu. Aklımdan çıkmıyor, çıkaramıyoruz. Ultra zengin arkadaşlarım yok, şımarıkça ağzımı yayıp "bana döğüm günümde bünü alaaaağğğn nolaaaağğrr" da diyemediğim için çeşitli katakullilerle ele geçirmeyi planladığım çok miktarda paranın bir kısmını bu güzelliğe yatırmayı düşünüyorum. Aklınıza gelen katakullilere açığım.

NEREDE?
Ülke: İspanya. Şehir: Bilbao. Gerisini söylemem, tamamen sürpriz. Hahahihihoho.

NASIL?
Saçma sapan. Bazı şeyler düşününce de düşünmeyince de çok saçma sapan. Mesela şu an bu rüzgarın neye bu kadar içerleyip bağırdığını bilmiyorum, ona üzülüyorum. Hayat.

NE ZAMAN?
Temmuz'da. Temmuz güzel bi aydır.

NEDEN?
Saçmalıyorum çünkü boğazım çok ağrıyor ve çok hastayım ve yaşlanıyorum!

KİM?
Seni sevmeyen ölsün Gandalf dede!

Şimdi mimliyorum.

gokcii
yellowsubmarine
Selin
Azura
Amaltheian
Aquamarine

Öperim.

Sevgili Narsil, rüyalarda buluşuruz. Öptüm.

Hani şans oyunları oynuyoruz ya arada hepimiz, şu kadar para çıksa şunu alırım, şunu yaparım diyoruz ya, sonra zengin olma hayalleri kuruyoruz, "şu kadar zengin olsaydım şimdi şurada şunu yapıyor olurdum, şunu giyer şunu takardım" diyoruz falan. Bu güne kadar hiç "hayvanlar gibi zengin olayım, İstanbul'da boğaza karşı evim olsun, marka giyineyim, dünyayı gezeyim, en pahalı kıyafetleri giyeyim" gibi cümleler kurmadım. Bilmem nereden bilmem kaç lira para çıksaydı eğer, şunları bildiğiniz teker teker satın almıştım, çok net. Çok net.

*Gandalf'ın asası

*Elendil'in kılıcı, Narsil

*Legolas'ın yayı

*Witch King'in kılıcı

*Eowyn'in kılıcı

Velhasıl kelam sinirlerim bozuldu bunlara para yetiştiremeyeceğimi anlayınca, bildiğim kadarıyla bankalarda LOTR Merchandise fonu falan da yok. Şunu buldum uygun (!) fiyatlı, siparişini vereyim bari de elime geçince kendi çapımda oturup sevineyim.




27 Şubat 2012

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Bi süre önce ertelediğim bütün küçük şeyleri yapmaya başladım. Sevdiğim bi kitabı tekrar okumak gibi, uzun süredir "keşke bunu satın alabilsem" dediğim bir şeyi sonunda satın almak gibi. Hatta bütün kurallarını yıkıp o çok sevip etkilendiğin kitabı tekrar satın alıp tekrar okurken, içini parçalayan ya da kendini yakın hissettiğin tüm cümlelerin, tüm ifadelerin altını tükenmez kalemle çizmek gibi. Ben kitaplarımı yıpratmayı sevmem, sayfalarını kıvırmayı sevmem, cümlelerin altlarını çizmeyi sevmem. Ama bu kez, bu kitapta, "ben"den bir iz olsun istedim. İçime akıta akıta okuduğumu bir şekilde göstermek istedim. Onca karakterin içinde aslında en hüzünlü ya da en umutlu olanına değil de, onların hislerini böyle aktaran adama yakınlık hissettiğimi göstermek istedim.

Barış Bıçakçı, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Bir buçuk sene kadar önce, kısa bir süreliğine tumblr açtığım zamanlarda birinin sayfasında "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"den bir alıntı görüp "kim yahu bu adam?" cümlesini kurduktan çok sonra keşfettiğim yazar. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, bir aşkı, bir dostluğu, bir çaresizliği, çocukluğa olan masum özlemi anlatıyordu. Çok ben, çok biz olan o kadar çok vurucu cümle vardı ki. Barış Bıçakçı beni kendine bağladı, sonra bırakamadım, duramadım. Abartmalıyım dedim, bu adamı abartmalıyım, ona hayran olmalı, bir gün gelmeli, onu bulmalıyım. Bana kahve ısmarlamalı, muhabbet etmeliyiz bir yerlerde, belki hiç sevmediğim o şehirde, Ankara'da. Ama bunları yapmalıyım. Beni bu kadar iyi tanıyan bir yazarın peşini bırakmamalıyım.

Kitabın adı. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra. Uzun kitap isimlerini asla sevmedim, asla benimsemedim; hatta kendi kitabımın adı için aklımda hep iki kelimelik bir şeyler olmuştur. Fakat bu ifadenin bende nasıl bir his bıraktığını mümkün değil anlatamam. "Yere paralel gitmek", "bir süre yere paralel gitmek", "sonra". Yere paralel gitmek neydi? Hayatı hem dibine kadar yaşamak, hem de yaşayamamak mı? Hayatı yakalayamayıp kendi içindeki uçurumlardan hiç durmamacasına düşmek mi? "Sonra"sında yere çakılmak mı? Yer neydi ki, neydi de paralel gitmişti birileri? O süre ne kadardı? Ya hiç bitmeseydi o süre? Yere paralel gidip durarak yaşanan bir hayat nasıl olurdu?

Bir başlık bu kadar düşündürüyorsa, o kitabı al gitsin. Hatta çıldır, her satırında ağla, hıçkıra hıçkıra ağla, bitirdikten sonra başa tekrar dön, bütün gün kafanı kitabın içine sokup sayfaları kokla, kokla, kokla. Başak'ı hisset, Umut'u hisset, Selma'yı hisset. Sonra yere paralel gitmenin nasıl bir şey olduğunu hisset. De ki kendine; "ben de bir süre yere paralel gitmiştim, acaba şimdi neredeyim?" O şarkının ellerinde kaldık mı, yoksa insanların arasına karışmayı becerebildik mi?

"Yıllar sonra Başak o kompozisyonu, imbatın denizden karaya estiğini iyice bellemek için yazdığını söyleyecekti. Denizden karaya mı, yoksa karadan denize mi hep karıştırıyordu ama karıştırmamak, babam ile ilgili her şeyi 'doğru' hatırlamak istiyordu. 'Bunun en iyi yolu da zihnimde canlandırabileceğim bir görüntü oluşturmaktı. O kompozisyonu bunun için yazmıştım,' demişti ona her zaman çok yakışan o bilmiş edayla. 'Ama önemli olan bu değil,' diye eklemişti sonra. 'Önemli olan öğretmenin sorusuydu aslında. Çünkü edebiyat bu soruyla başlar. Sana anlamsız gelebilir ama ben bu soruyla birlikte kompozisyonu yazanın gerçekten de 'başka biri' olduğunu ve bu başka birinin içimde bir yerde olduğunu, beni görüp işittiğini, sonra da kah kendisi köle olarak kah beni köle kılarak yazdığını ilk bu soruyla keşfetmiştim.'
(...)
Şimdi hepimiz, ben, annem Abidin, Nergis, Ahmet, annemin arkadaşları, hepimiz, 'Bunu sen mi yaptın Başak?' diye soruyor, hiçbir makul cevap alamadığımız halde, sırf bu soruyu sorduğumuz için bir sonuca ulaşıyoruz.
Bir sonuca ulaşıyoruz."

"Keman tekrar giriyor ve Başak adımlarını kontrbasa uydurmaya çalışmadan şehrin kalabalık caddelerinde yürümeye başlıyor. Akşam saatleri, hava henüz kararmamış, sıcak. Başak'ın üzerinde lacivert bir pantolon, kolları ve yakası lastikli şeker pembesi bir bluz var. Saçını toplamış, at kuyruğu yapmış. Yürürken kollarından birini daha fazla sallıyor, engebeli bir yolda yürüyormuş da dengesini sağlamaya çalışıyormuş gibi. Başı hafifçe öne eğik yine de her şeye bakıyor. İnsanlara, ağaçlara, afişlere, duvar diplerine... Her köşe başında, daha önce tam orada sevdiği biriyle vedalaşıp ayrılmış gibi kederlenerek veya buluşacağı biri tam o anda orada değilmiş gibi küserek duraklıyor, ama sonra yürümeye devam ediyor. Vitrinlere bakan, alışveriş yapan, art arda sıralanmış duraklarda otobüs bekleyen, onunla aynı yönde yürüyen, farklı yönlere giden insanların arasından, onlara karışmadan geçiyor. Bir yoğunluk farkı var çünkü bu hissediliyor. Başak, duraklara yanaşmaya çalışan otobüslerin, kaldırıma yakın giderek müşteri arayan taksilerin, sokaklardan caddeye çıkmaya çalışan sabırsız otomobillerin önünden karşı kaldırıma koşarken, sanki bir hemzemin geçit çanı çalıyor: Çan çan çan. Pastanelere, çay ocaklarına, kahvelere, birahanelere, lokantalara girip çıkıyor Başak. Bir şey arıyor. Tanıdık bir koku aldığında başını yukarı kaldırıyor, mutlu mu mutsuz mu anlaşılmıyor, çünkü Başak bu, bazen kardeşçe dokunabilir yaranıza bazen de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenir gibi, seviyor mu nefret ediyor mu belli değil. Çünkü Başak bu, bir işporta tezgahında dönüp duran oyuncak treni seyreden, alçıdan yapılma köpek, ördek, melek heykellerine bakan, çiçekçi kulübelerinin yanından geçerken içinde bir boşluk hisseden Başak. Baksa şehir yerinde değilmiş, gökyüzü yerinde değilmiş gibi bir boşluk. Üzerine bir kedi sıçramış da bütün kuşlar korkup uçmuş gözden uzağa, öyle bir boşluk; Başak muhtemel bir ufuktan yoksun kalmış, üzülmüş bir süre yokuş aşağı, sokağın sonundaki kahveye doğru, darmadağın olmuş sandalyeler çay bardakları, öyle bir boşluk, ta buradan oraya kemandan piyanoya şarkının başından sonuna."

"Akşam olacak, gece yine eşikte durup yalandan birkaç kez öksürecek. Anneler, güzel bir şeyi, olmasını istedikleri bir şeyi sabırsızlıkla bekleyen çocuklarını, 'Yatacağız, kalkacağız, yatacağız, kalkacağız...' diye avuturken çıplak gerçeği söylemiş olacaklar.
Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. Öyle olsun."

"Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.
Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der.
Bilge her zaman tek parçadır ve bir tepeyi tırmanır. Zaten bilgeden beklenen de budur. Bilge tepeyi tırmanırken, yukarıdan bakıyorum yine de körüm, der geniş kanatlı kuş. Dilimi ısırdım derdim içimde kaldı, diye inler taş. Kuşun gördüğü olmak ister bilge, taşın derdini dinleyen. Çünkü ondan beklenen budur.
Ben bilge değilim.
Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avucumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır, ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte.
Nafile."

"Öyle uçsuz bucaksızsın ki, kıyıya yaklaşan gemilerin direkleri görünmüyor. Sen şimdiki zamansın, şimdiki mükemmel zaman, içinden cümleler geçiyor. Seviyorum seni, üzüm gözlerini, bakışlarının ağır salkımlarını, gidip de dönmek için biri bile yeter bana. Salıncaksın sen, sesin açık pencereden içeri doluyor."

25 Şubat 2012

Take me out tonight.

Bi mektup geldi üç gün önce. İlk sayfasının ilk satırından itibaren dumura uğramıştım ama, üçüncü sayfasını okurken yüksek sesle tepki verme gereği duydum: "Eyvah, bu kızın sonu ben olacak." Farkındalıklarla yaşamaya çalışmak mı daha zor, yoksa cahilce yaşayıp etrafta olan bitenlere anlam verememek mi, bilmiyorum. Ama bazen bildiklerimi bilmemeyi istediğimi hissediyorum. Başından beri etrafıma bu kadar çok bakınmasaydım, bu kadar derinden hissetmeseydim bi şeyleri, şimdi "Ignorance is bliss" sözünü sonuna kadar yaşayan bi insan olabilirdim. Geçen yaz, ben roman atölyesinden önce dramatik yazarlık kursuna devam ederken Alper hocam kitapları toplatılan bir yazarla ilgili bir öykü yazmamı istemişti. Kendimden yola çıkarak iki sayfalık ortalama bir öykü yazmıştım ve hocam öyküyü okuyup bir cümlenin altını kırmızı kalemle çizmiş, "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" demişti. "Evet" demiştim hiç tereddüt etmeden. Cümlenin ne olduğu, neyle ilgili olduğu hiç önemli değil. Hayatımın başından beri yer eden ve hep sağlam duygular beslediğim düşüncelerden biri. "Seçtiğin misyon çok zor," dedi sonra. "Bu yüzden hayatın çok zor geçecek." Şimdilerde çok daha iyi anlıyorum ne demek istediğini. Bazı insanlar daha derinden hissedermiş her şeyi, bu yüzden kendilerini notalara, kelimelere ya da şekillere dökerlermiş ya. Tam olarak bu işte.

Yoksa ben de isterdim sadece hava ısındığı için baharın geldiğine sevinmek. Her şeyin olduğu gibi baharın da benim için derin anlamları olmasaydı. Güneş tepede parlarken, her yer yemyeşilken ve etrafta kuşlar cıvıldarken ben de salt bunları düşünebilmeyi isterdim. Kaçışı yok, Nisan gelecek günün birinde; hatta gün utanmadan 8 Nisan'a bile dönecek. Sonra Mayıs gelecek, birçok değil sadece bir sebepten yılın en sevdiğim aylarından biri olduğu için takvimimin duruşunu seveceğim. Yaz da gelecek hatta, içecek bir şeyler alıp Alsancak sahiline çıkılacak, üstün başın muhabbetle yıkandığı vakitler gelecek. Karşıyaka'ya doğru bakıp iç geçirilecek, "Bu şehir ne kadar da güzel" denecek belki milyonuncu kez. Ardından tek bir gün gelecek akla, huzurlu hissedilecek, huzur işte, elli bin kez demişimdir, burada yazmışımdır, hep yazacağım, huzur dünyanın en güzel duygusu. Huzuru kaybetmediğini, kaybetmeyeceğini hissetmek de huzuru katmerlendiren tek şey.

10 yaşındayken bile aklımda 11, 12, 13, hatta 14-15 yaşına bir an önce gelebilmek vardı. Lise yıllarında hep 18'i doldurmak ve reşit olmak istemiştim. Reşit olunca kapılar çarpılıp istenilen her yere gidilebilecek, istenilen yapılacak, istenilen yaşanacak, istenilen hissedilecekti çünkü. Bedenim 18 yaşındayken ruhumu asla öyle hissedemedim. Bir yerlerde 15 yaşında gibiydim hep. Asıl zor olan neydi biliyor musunuz? Tam bedenim ve ruhum aynı yaşı yakalamışken, birkaç sene içinde ruhumun bedenime göre daha hızlı yaşlanmış olması. Her yerde 22 yazıyor ama ben 22 yaşında falan değilim. Hiç olmadım. Ben bir yerden sonra, uçtum, gittim. Şimdi herkese yakın hissediyorum. Uygun bir yaş bulamıyorum kendime. 17 de değilim, 25 de, 40 da değilim ama. Kaç yaşında olduğumu bilmiyorum. Tek bildiğim, insanın kendini tanıyıp keşfetmesinin çok uzun zaman aldığı. Hem de çok uzun bir zaman.

Bazı kokular, ev gibi. Ve benim evim ne bu oda, ne bu şehir, ne de bu ülke. Benim evim, yalnızca bir koku.

To die by your side is such a heavenly way to die