25 Şubat 2012

Take me out tonight.

Bi mektup geldi üç gün önce. İlk sayfasının ilk satırından itibaren dumura uğramıştım ama, üçüncü sayfasını okurken yüksek sesle tepki verme gereği duydum: "Eyvah, bu kızın sonu ben olacak." Farkındalıklarla yaşamaya çalışmak mı daha zor, yoksa cahilce yaşayıp etrafta olan bitenlere anlam verememek mi, bilmiyorum. Ama bazen bildiklerimi bilmemeyi istediğimi hissediyorum. Başından beri etrafıma bu kadar çok bakınmasaydım, bu kadar derinden hissetmeseydim bi şeyleri, şimdi "Ignorance is bliss" sözünü sonuna kadar yaşayan bi insan olabilirdim. Geçen yaz, ben roman atölyesinden önce dramatik yazarlık kursuna devam ederken Alper hocam kitapları toplatılan bir yazarla ilgili bir öykü yazmamı istemişti. Kendimden yola çıkarak iki sayfalık ortalama bir öykü yazmıştım ve hocam öyküyü okuyup bir cümlenin altını kırmızı kalemle çizmiş, "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" demişti. "Evet" demiştim hiç tereddüt etmeden. Cümlenin ne olduğu, neyle ilgili olduğu hiç önemli değil. Hayatımın başından beri yer eden ve hep sağlam duygular beslediğim düşüncelerden biri. "Seçtiğin misyon çok zor," dedi sonra. "Bu yüzden hayatın çok zor geçecek." Şimdilerde çok daha iyi anlıyorum ne demek istediğini. Bazı insanlar daha derinden hissedermiş her şeyi, bu yüzden kendilerini notalara, kelimelere ya da şekillere dökerlermiş ya. Tam olarak bu işte.

Yoksa ben de isterdim sadece hava ısındığı için baharın geldiğine sevinmek. Her şeyin olduğu gibi baharın da benim için derin anlamları olmasaydı. Güneş tepede parlarken, her yer yemyeşilken ve etrafta kuşlar cıvıldarken ben de salt bunları düşünebilmeyi isterdim. Kaçışı yok, Nisan gelecek günün birinde; hatta gün utanmadan 8 Nisan'a bile dönecek. Sonra Mayıs gelecek, birçok değil sadece bir sebepten yılın en sevdiğim aylarından biri olduğu için takvimimin duruşunu seveceğim. Yaz da gelecek hatta, içecek bir şeyler alıp Alsancak sahiline çıkılacak, üstün başın muhabbetle yıkandığı vakitler gelecek. Karşıyaka'ya doğru bakıp iç geçirilecek, "Bu şehir ne kadar da güzel" denecek belki milyonuncu kez. Ardından tek bir gün gelecek akla, huzurlu hissedilecek, huzur işte, elli bin kez demişimdir, burada yazmışımdır, hep yazacağım, huzur dünyanın en güzel duygusu. Huzuru kaybetmediğini, kaybetmeyeceğini hissetmek de huzuru katmerlendiren tek şey.

10 yaşındayken bile aklımda 11, 12, 13, hatta 14-15 yaşına bir an önce gelebilmek vardı. Lise yıllarında hep 18'i doldurmak ve reşit olmak istemiştim. Reşit olunca kapılar çarpılıp istenilen her yere gidilebilecek, istenilen yapılacak, istenilen yaşanacak, istenilen hissedilecekti çünkü. Bedenim 18 yaşındayken ruhumu asla öyle hissedemedim. Bir yerlerde 15 yaşında gibiydim hep. Asıl zor olan neydi biliyor musunuz? Tam bedenim ve ruhum aynı yaşı yakalamışken, birkaç sene içinde ruhumun bedenime göre daha hızlı yaşlanmış olması. Her yerde 22 yazıyor ama ben 22 yaşında falan değilim. Hiç olmadım. Ben bir yerden sonra, uçtum, gittim. Şimdi herkese yakın hissediyorum. Uygun bir yaş bulamıyorum kendime. 17 de değilim, 25 de, 40 da değilim ama. Kaç yaşında olduğumu bilmiyorum. Tek bildiğim, insanın kendini tanıyıp keşfetmesinin çok uzun zaman aldığı. Hem de çok uzun bir zaman.

Bazı kokular, ev gibi. Ve benim evim ne bu oda, ne bu şehir, ne de bu ülke. Benim evim, yalnızca bir koku.

To die by your side is such a heavenly way to die

3 kuzgun:

Azura dedi ki...

Ruhum bedenimden daha evvel doğmuş derim ben de sürekli. Aslında 24 yaşında değilim ama aynı zamanda 24 gibiyim de. Hatta bazen daha küçük. Bir çocuk ve bir yaşlı.

Aquamarine dedi ki...

Belki de hayatın zor geçmesi kolay geçmesinden daha değerlidir.

EvA ♫ dedi ki...

Süreç ne kadar zor ve uzun olursa olsun kendimi tanımak anlamak ve bulmak istiyorum.